Bence ana neden “göç”. Bizim o güzel işleri yaptığımız dönemde Türkiye’nin %30’u kentlerde yaşıyordu, %70’i kırsaldaydı. Şimdi aşağı yukarı nüfusun yarısı on iki kentte yaşıyor. Bu büyük göç gelirken hem iyi örf ve adetleri orada bıraktı hem burayı bozdu hem de geldiği yerde kendi bozuldu. İdeal bir kent kültürü oluşturmak yerine yoz bir kent kültürü oluştu. Bu da sanırım sanat izleyicisinin talebinde bir seviyesizlik yarattı.
Kabare 1992 yılında kapandıktan sonra hiç tiyatro oyununuz olmadı. Neden sinemaya yoğunlaştınız?
Normalde televizyon devreye girince tiyatroculara ödenen para, televizyona görecelikle çok az kaldı. Ayrıca tiyatroya sanat tüketicisinin ödediği para büyük ödemeleri yapmaya engeldi. Halk 15-20 liraya oynadığınız zaman gelebiliyordu, 100-150 liraya gelemiyordu. O zamanlar yurt dışındaki sanat etkinlikleri 1-1,5 dolardı. O zammı yapamayınca önce eleman çalıştıramamaya başladık. Televizyonda “Hastane” dizisinde elemanlarımıza haftada 5 bin lira veriyorduk, tiyatroda ise ayda 2 bin lira verebiliyorduk. Böyle bir zorluğumuz oldu. Artı, gelişen kent yapılaşmasında tiyatro binaları, sinema salonları değişerek, yıkılarak, yerlerine büyük binalar yapıldı, yani bir mekan eksikliği de oldu. Bunun yanında Türk yazarları genelde özgürlüklerine fazla düşkündürler, roman, hikaye yazmayı daha çok tercih ederler. Çünkü tiyatro kolektif bir iştir. Adamın yazdığını biz biraz bozarız, biraz yönetmen bozar, biraz oyuncu bozar, seyircinin karşısında tanınmaz hale gelir. Yazarlara ödenen telifler de çok doyurucu ve doğru işlemiyordu. O yüzden bir de yazar sorunu vardı. Bütün bunlar birleşince doğal olarak biz tiyatroyu bırakarak sinemadan ayrılmaz olduk.
Oyunlarınızda ve sinema filmelerinizde çoğunlukla toplumun kanayan yaralarına parmak basarak izleyiciyi güldürürken düşündürdünüz. Şimdiki komedi filmlerine baktığımızda bunu pek göremiyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Aslında siyasi partiler yelpazesi gibi nasıl ki ılımlı merkez sağ-sol partiler, radikal sağ-sol partiler vardır, tiyatronun da böyle bir yelpazesi olmalıdır. Kabare tiyatrosu da, dramatik tiyatro da olmalı, opera, bale, korku tiyatrosu, seks tiyatrosu, ajitasyon tiyatrosu da olmalı. Bu yelpazede, herkesin kendi alanını seçerek seyircinin talebine göre hitap etmesi gerekiyor. Bu bizde yok. Bir de politik hiciv kabarenin yapıtaşıdır. Kabare tiyatroları, şaka, alay, başkaldırı tiyatrosudur. Ana yapısı eleştiri ve hivcivdir. Şimdi o yok. Bazı tiyatroların görevi de değil. Ama sinema ve televizyon büyük kalabalıklara hitap ettiği için doğrusu onlarda bu sorumluluğu ararım.
Bazı usta oyuncular da dahil, oynadıkları birtakım roller o oyuncunun üstüne yapışıp kalır. Sizde böyle bir şey görmüyoruz. Çok farklı karakteri canlandırınız. Bu çeşitliliği yaratmak oyuncunun elinde mi?
Şüphesiz tabii, oyunculuktaki çeşitliliği, oyuncunun kendi dağarcığında biriktirdiği iyi malzemeler ve o malzemeleri yerinde kullanmak yaratır. Yönetmen de çok etkilidir. Özellikle sinemada ana şey senaryo ve yönetmendir.
Sizi uzun süredir dizilerde görmüyorduk. Bu kadar aradan sonra “Papatyam” dizisini tercih etmenizin sebebi neydi?
“Papatyam” dizisi izdivaç programlarından çıktı. Birol’la konuşurken bu sektörün ve o formatın eleştirilmesi gereğinden yola çıktık. Çok da iyi bir iki bölüm ortaya çıktı o konuyla ilgili. Ondan sonra da kalabalık bir izleyici yakaladı bizi. İnsanlar, Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu durumdan çok sıkılıyor. Eve geldiklerinde onları biraz dışarının kötü haberinden, cinayetlerinden, terörden arındırıp çok da düşünceye zorlamadan, biraz rahatlatan, içinde tabancası, kavgası şiddeti olmayan, kimin eli kimin cebinde olmayan –o da gerekli karşı değilim yanlış anlaşılmasın– Türk aile tipine örnek sayabileceğimiz bir dizi yapmaya başladık. Bunda da başarılı olduk sanırım. Bugün 55. bölümü çekiyoruz. Zannediyorum 60’larda ara verip tatilden sonra devam edeceğiz.
İzleyicilerin çoğu, kendinden bir şeyler bulduğu dizileri takip etmenin ötesinde onlarla gönül bağı kuruyor. “Papatyam” da bunlardan biri. İnternetten yorumları okuduğum kadarıyla izleyici de böyle düşünüyor...
Evet, benim de çok hoşuma gidiyor. Bugün Nilgün’e, bindiği bir taksideki Karadenizli şoför; “Uy hemşerim Necati Abi’ye söyle, eğer Lütfü’yü evden çıkaracaksa ben de babama söyleyeceğim, beni de çıkarsın, biz de aynı sizin gibi olduk”, demiş. Yani bu kadar özdeşleşiliyor.
Dizide canlandırdığınız “Kasap Necati” rolü de aslında içimizden biri. İnsanlar bu tiplemeyi samimi ve sahici buluyorlar...
Tiyatroda genel kuraldır bu. İzleyici aşina olduğu tipi görürse identifikasyonunu daha rahat kurar. Tanıdığı sesi, tınıyı duyarsa onu çabuk benimser ve identifiye olur. Eğer sahnedeki, ekrandaki ya da perdedeki “kahramansa”, daha doğrusu olumlu bir iş yapıyorsa izleyici “bu benim” diye övünür. Eğer komik duruma düşüyorsa “ben değilim” der. Seyirci, bu identifikasyon örnekleriyle, doğru işler yapıldığında özdeşleşiyor. Yalnız şunu da belirtmek istiyorum, yanılsamayı unutmamak lazım. Üçüncü boyutu hep hatırlatmak lazım seyirciye. Türk sinema seyircisi, Türk tiyatro seyircisi, özellikle televizyonun da katkısıyla, izledikleriyle fazla özdeşleşmeye, onlara fazla inanmaya başladı. Yani şiddet içeren bir dizi oynuyorsa herkes şiddeti uygular hale geldi.
Evet, açıkçası bu durum beni de endişelendiriyor...
Bir kabadayı oynanıyorsa herkes kabadayı gibi giyinmeye, öyle davranmaya başladı. Bu öykünme, ilkellik belirtisi. Bunu sadece sanat ürünü olarak görüp uzak açıyı ya da yanılsamayı unutmamak lazım. Bize düşense bunu unutturmamak. Bizim Zeki’yle yanlış anlaşılmamızın sebebi de budur. Bizi sinemada herkes o kadar kardeş, o kadar dost olarak gördü ki –ki özel yaşamımızda da öyleydi aslında– bizden bunu hep istediler. Oysa tiyatro bitince artık biz aynı yerde değildik. Çünkü tiyatro öyle bir sanat dalı ki on altı saat evinden çok işinde oluyorsun. Hele turnelerdeysen durum daha “vahim” oluyor. “Bir tek üremiyorduk” Zekiyle, başka her şeyimiz beraberdi.
Ben de bu konuya değinecektim. Biz sizi hep Zeki Alasya’yla özdeşleştirdik, bir dönem adeta bir elmanın iki yarısı gibiydiniz. Şu sıralarda da aynı projede görüyoruz sizi...
Evet, bir televizyon projesinde birlikteyiz. Yarışmacı çocuklarımızı seçtik Zeki’yle beraber. Hem reji koltuğunda oturacağız hem de son zamanlarda moda oldu ya, “jüri” olarak çocuklarımızı değerlendireceğiz. Aynı zamanda yeni yazılacak, yeni üretilecek episodlarda da biz rol alacağız. Böyle bir projemiz var. “Kabare tiyatrosu oyuncusu yarışması” olarak toparlayabiliriz, ismi “Kabare Atölyesi”.
Peki ne zaman izleyebileceğiz?
Sezondan evvel herhalde, Ramazan’dan evvel düşünüyorlar. Net bir tarih yok. Biraz hazırlık yapıp 1-2 bölüm çekmek lazım, zor bir iş çünkü o.
İnternetten, hayranlarınızın sizin hakkınızda yazdığı yorumları okudum. Pek çoğu sesinizin güzel olduğunu düşünüyor. Bir Türk sanat müziği albümü yapmayı düşündünüz mü hiç?
Çok teklifler de aldım ama düşünmedim. Benim mesleğim tiyatroculuk. Bir de bunun eğitimini almadım ben. Şarkı söyleme taklidi de yaptım filmlerde, tiyatrolarda ama nota bilmem. Yalnız çok şanslı bir insanım, hep ustalarla meşk etme şansım oldu. Klasik Türk musikisi de biraz öyle öğrenilir. Şan Tiyatrosu’nda konserlere giderdik, Münir Nurettin Hoca’nın konserlerine. Sonra Atatürk Kültür Merkezi’nde üstat Nevzat Atlığ Hoca’nın pazar günleri 11’de konserlerine giderdim. Bizim yetiştiğimiz ortam da öyleydi, Hafız Kemallerle, Hafız Yaşarlarla, Hafız Burhanettin Bey’le, Deniz Kızı Eftalya’yla büyüdük...
Dizi ve yarışma projesi dışında gündeminizde neler var?
Zaman zaman reklamlarda oynuyoruz. Hem gelir amaçlı hem de ürünün kalitesine özen gösterirseniz doğru işler çıkıyor ortaya. |