ARŞİV SAYI 154

Yazı ve fotoğraflar: Yelda Baler
www.yeldabaler.com

Yüzümüzü doğuya çevirip de, “bir koşu komşulara uğrayalım” diye düşündüğümüzde kendimizi evimizdeymişçesine rahat hissedeceğimiz yerdir Suriye. Özellikle Halep...  Hele güneydoğuda birkaç kenti adımlamışsanız, tozuna bulaşmışsanız daha da tanıdık gelir. Birkaç saatin sonunda biraz Urfa, biraz Antakya olduğuna karar verirsiniz.

Halep’e geçerken önce Antakya’ya uğramak, birkaç gün orada kalıp çarşısında dolaşmak, sabahın ilk ışıklarıyla Asi Nehri’nin kıyısında yürümek alışkanlık halini aldı. Sonradan  anladım ki Asi Nehri kıyısına vardığım sabahlar, suyun üstündeki bir dal parçasına ya da yaprağa ruhumu yerleştiriyor ve komşuya önce ruhumu gönderiyorum. Antakya’nın eski fotoğraflarında Asi kıyısına kurulmuş, ahşaptan yapılı, devasa su değirmenlerinin, Halep’in biraz güneyindeki Hama kentinde hâlâ zamana direndiğini gördüğümden beri bunu tekrarlıyorum.

O sabah da erkenden uyanmış, Asi Nehri kıyısına varmış, ruhu komşuya salmış, arkadaşlarımın arabaya gelmesini bekliyordum. Çok değil, Cilvegözü sınır kapısından geçtikten sonra hepsi hepsi 3 saat içinde Halep’te geziyor olacaktık.

Giriş işlemleri tamamlanıp Bab-al Hawa kapısındaki duty free’den alışverişler yapıldıktan sonra, torbalar karıştırılırken kente de yeni yerleşimlerin bulunduğu bölgeden giriş yapıyoruz. Kireçtaşından yapılmış, hepsi balkonlu, ancak bütün pencereleri ve balkonları sıkı sıkı panjurlarla kapalı evlerin arasından geçerken zenginlerin mahallesinde olduğumuzu üstüne basa basa söylüyorum. Halep bundan ibaret sanılmasın diye. Kapısının önünde duran 4 Mercedes markalı arabayı, 4 karısına hediye edebildiği için şükreden ellerinin heykelini yaptıran ev sahibiyle, eski kentte saat meydanının köşesindeki binanın üst katında bulunan eski kahvehanede nargilesini tüttürebildiğine şükreden yaşlı adam arasındaki fark, eski ve yeni Halep arasındaki fark kadar açık...

Otelimize gitmek için Hıristiyan Mahallesi’ne doğru yöneliyoruz. Aracı otele en yakın yere bırakıp daracık sokaklardan geçerek otelimize geliyoruz. Kentin bu bölgesindeki büyük evler zamanla otele dönüştürülmüş. Avlularında havuzu, yasemin çiçekleri, limon ağaçları, avlunun etrafında iki ya da üç katta sıralanmış odaları, şık restoranlarıyla hayli etkileyici mekânlar. Kendimizi Hıristiyan mahallesinin sokaklarına attığımız zaman herkesten beklediğim tepkiler, benzetmeler, şaşkınlık ifadeleri teker teker gelmeye başlıyor. Abbaralar, Türkçe konuşan Ermeniler, Süryaniler, dükkanlarda bildik eşyalar, fırınlardan gelen taze ekmek ve kurabiye kokusu… Suriye’nin tamamında Hıristiyan nüfus %15 iken, Halep’te nüfusun %20’si Hıristiyan. Kent, ülkenin Avrupa’ya en yakın bölgesi olduğu için kozmopolit bir yapı taşıyor.

Ermeni, Ortodoks, Süryani, Moritan kiliseleri var. Temizlik ve düzen hemen fark ediliyor. Kentin modern havasından uzakta konaklamak istiyorsanız bu bölge ideal. Keyifli, lezzetli yemek yemek istiyorsanız da burada seçeneğiniz çok. Bana sorarsanız en beğendiğim Beit Wekil Restoran. Aynı zamanda otel olan mekanın sahibi Habib Bey Türkiye’de okumuş, çok iyi Türkçe konuşur. Mümkün olduğunca aç gitmeye özen gösterin. Yemeklerin lezzeti ve bolluğu insanın aklını çelen cinsten. Yemek sırasında Habib Bey mutlaka yanınıza gelecektir, benden bir selam etmeyi unutmayın, belki size Türkçe bir şarkı söyler.

Sesimizin yankılandığı dar ve yüksek duvarlı sokaklardan, abbaraların arasından geçerek kendimizi dışarı, kentin karmaşasına bırakıyoruz. Yolumuzu önce, değil Halep’in, Suriye’nin belki de bütün Ortadoğu’nun en lezzetli “felafel”ini yiyeceğimiz dükkana yöneltiyoruz. Kapının önünde, ayakta, bol tahinli felafelinizden bir ısırık aldığınızda bu lezzeti abartmadığımı anlayacaksınız. Yeri de çok kolay. Yapacağınız tek şey Baron Oteli bulmak. Otelin tam karşı köşesinde. Kapıdaki kalabalıktan anlarsınız.

 

Yeri gelmişken, felafelleri de bitirmişken Baron Otel’in kapısından başımızı uzatmak hatta bir kahve içmek de bize yakışır diyelim ve otelin merdivenlerinden çıkalım. Burası mimarisi olmasa da tarzıyla İstanbul’daki Pera Palas havasında bir yer. Kurucuları 1890 olaylarında Adana’dan kaçan iki Ermeni kardeş. O zamanlar bağlar arasında kurdukları bu otelin ünü kısa sürede dillerde dolaşmaya başlamış. Konukları arasında da pek çok ünlüyü görmek mümkün. Atatürk de Halep’e gittiğinde bu otelde kalmış.

Kahveleri de içtiğimize göre artık eski kentin iyice kalbine ilerlemenin zamanıdır. Önce Umayad Camii’ne geliyoruz. Emevi Camii ya da Ulu Cami adıyla da bilinir. Avlusunda kör hafızların gün boyu Kuran okuduğu cami, St. Helen Katedrali’nin üstüne kurulmuş. Haçlılar 1097’de Suriye’ye girdiğinde iki dağ arasında sıkışınca yemek bulamamışlar ve katliam başlamış. Bir gecede 15 bin Haleplinin öldürülmesinin ertesinde 7000 haçlı askeri öldürülmüş. Tepki olarak Halep’teki 6 kilise camiye döndürülmüş. Umayad Camii de onlardan biri. Caminin dört kapısından üçü Halep’in çarşısına açılır. Birinden çıkıp kapalı çarşının içlerine ilerlediniz mi artık başka bir dünyadasınız. Urfa, Tebriz, Marakeş, Yezd’in ve Halep’in, hanları, “suk”ları, bedestenlerinde aynı hava dolaşır, aynı kokular aynı sesler yükselir. Halep çarşısında 150 kervansaray var. Satılan mallar, tezgah üstünde, dükkan köşesinde uyuyan adamlar, içilen çaylar, omzunuza atılan şallar, sallanan boncuklar, lambalar, baharatlar, kurutulmuş meyveler, hepsi ve her yerde neredeyse aynı. Esnafın çoğu Türkçe konuşur. Özellikle hafta sonları Türkiye’den günübirlik gelenlerle dolar taşar.

Çarşının tüm yolları kentin tepesindeki kaleye bağlanıyor. Çarşının Antakya kapısından çıktınız mı karşınızda kaleyi bulursunuz. Eh o kadar yürüyüp bir de sıkı pazarlıklarla alışverişleri yaptıktan sonra kaleyi seyrederek bir çay içmeyi de hak etmişizdir diyelim ve bulvar kahvehanelerden birine yerleşelim.  “Local tea” demezseniz su bardağında ve poşet çay geliyor önünüze. Oysa biz de onlar gibi küçük çay bardağında ve “hafiiif” bir çay istiyoruz. “Açık çay” demek. İster çay için ister bir nargile tüttürün, iyice bir soluklanın ki kaleyi usul usul gezebilelim.

Halep Kalesi’nin çevresindeki hendek boşaltılıp temizlenmiş, duvarlar onarılmış, bütün bölge trafiğe kapatılmış. Askeri mimarinin en başarılı örnekleri arasında sayılan Halep Kalesi’nin bulunduğu tepede, M.Ö. 10. yüzyılda Hitit Tapınağı’nın bulunduğu bilinir. Daha sonra Roma Tapınağı’na çevrilen yapı haçlı ordularına karşı stratejik bir kale olmuş. Bugünkü haline ise Selahaddin Eyyubi’nin oğlu Malik el Zahir Gazi döneminde kavuşmuş. Şehir, kalenin etrafında yeniden inşa edilmiş. Kalenin en önemli ve gösterişli yeri elbette ki kapısı. Kalenin etrafını çeviren hendek üstünde açılan bir köprüyle kaleye giriş yapılıyor. Kalenin girişinde zigzag çizen koridor ve koridorun üzerindeki delikler girişin kontrol altında tutulmasını sağlıyor. Kalenin içi oldukça etkileyici. Yapılan kazılarda ilk yerleşimlere kadar olan katmanlar görülebiliyor. Kalenin tepesine doğru çıkarken söylenceler de sizinle birlikte dolaşır. Her odanın, köşenin bir söylencesi vardır.

Halep Kalesi'nin bulunduğu tepede, M.Ö. 10. yüzyılda Hitit Tapınağı'nın bulunduğu bilinir. Daha sonra Roma Tapınağı'na çevrilen yapı haçlı ordularına karşı stratejik bir kale olmuş.

Yolun sonunda en tepeye vardığınızda bütün yorgunluğunuza değecek görüntü de önünüze düşüverecektir. Bütün Halep göz alabildiğine karşınızdadır. Bulunduğunuz tepenin dört tarafını da dolaşın.

Halep’te kaç gün kalırsanız kalın, yolunuz mutlaka aşağıdaki bulvar kahvelerine varacaktır. Her seferinde yukarı çıkmazsınız ama her seferinde yetecek kadar görüntüyü aklınıza yüreğinize yerleştirin.

Halep’ten ayrılıp tekrar Cilvegözü kapısına geçmeden önce, St. Simeon Antik Kenti’ne de uğramadan geçmeyin. Ömrünü bir sütunun üstünde geçiren çileci Aziz Simeon’un yaşadığı, 459 yılında ölümünden yirmi yıl sonra kurulmuş kiliseye doğru ilerlediğinizde, ovaya bakan tepede olduğunuzu ancak anlarsınız. Ağaçların rüzgarda çıkardığı uğultuyla birlikte manzara, sizi birkaç dakika olduğunuz yere mıhlar. Havayı içinize çektikten sonra kalıntıları dolaşmaya başlayın. Dört büyük bazilika, hac formunda Aziz Simeon’un sütununun çevresine kurulmuş. 390 yılında bir çobanın oğlu olarak doğan Simeon, 20’li yaşlarında gördüğü rüyanın etkisiyle dünya nimetlerinden el çekmeye karar verir, gittiği manastırın yakınında bir tepede, kendi için bir yeri çitlerle çevirir ve tam ortasındaki kayanın üstüne oturur ve yerinden kalkmaz. Amacı kimsenin ve hiçbir şeyin ona dokunmamasıdır. Böylece aklını çelecek nimetlerden de uzak kalacaktır. Çilekeşin ünü yayıldıkça, halk, rahipler, papazlar ziyarete gelir, gelen dokunmak ister. Onlardan kaçmak için sütunun boyunu 3 metreye, 6, 11 ve sonunda 18 metreye yükseltir. Hem sütunun hem de sütunun üstünde yattığı yerin etrafını çevirir. Günde iki kez aşağı inerek vaazlar verir. Bu süre içerisinde ünü İstanbul’a, İmparatorluğa kadar yayılmıştır. Sütun tepesinde 38 yıl geçirdikten sonra ölür. İstanbul’dan çıkan 600 asker törenle önce Antakya’ya sonra İstanbul’a getirilir. Antakya’daki Aziz Simeon Manastırı ise 517-592 yılları arasında yaşamış ve çilekeş Simeon’u taklit eden müritlerinden biridir.

Halep’teki manastır daha etkileyici olsa da Antakya’dakini de mutlaka görün. İlkbahar ve sonbahar ayları Halep için en güzel zamanlar. Fırsatını yaratabilirseniz, Hama’ya da, Şam’a da, Petra’ya da uğrayın. Hatta daha içlere girip Rakka’yı görün, haçlı kalelerine çıkın. Halep ise sabah gidip akşam dönebileceğiniz kadar yakın.

/ SAHİBİ M. İBRAHİM AYBAR / GENEL YAYIN YÖNETMENİ ATİLLA AKCEN / SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ EREN TUNCAY /
/ EDİTORYAL KOORDİNASYON ASLI ULUŞAHİN-ZEBRA DESİGN FACTORY / YAYIN DANIŞMANI DOĞAN ŞENER /
/ TASARIM ZEBRA DESIGN FACTORY
/ KATKIDA BULUNANLAR / ÇAĞIN ÖZMEN / YELDA BALER / İRFAN YILDIZ / SEVGİ CAN / ASLI ULUŞAHİN FOTOĞRAFLAR / MEHTAP KIZILIRMAK
/ YÖNETİM YERİ-YAYIMCI / RENAULT MAİS A.Ş. CASPER PLAZA NO. 49 34770 ÇAKMAK-ÜMRANİYE/İSTANBUL TEL : 0216.645.66.66 FAKS : 0216.645.68.86
/ PERFORMANSMAGAZİN@RENAULT.COM.TR
/ WWW.RENAULT.COM.TR

ALO RENAULT ÇAĞRI MERKEZİ 0212 444 66 22 NUMARALI TELEFONDAN HAFTA İÇİ 08:00 - 18:00 HAFTA SONU 10:00 - 18:00 SAATLERİ ARASINDA HİZMET VERMEKTEDİR.